Kendi Kuyumuzu Kendimiz mi Kazıyoruz?

Üzüntü, keder, sıkıntı, bıkkınlık, sinir ve öfke gibi saymakla bitmeyen daha pek çok sıfat insanın zor anlarında yaşadığı hayal kırıklıklarının bir temsili ile duygusal olarak ortaya çıkabilir. Fıtraten insan, kesintisiz bir süreklilikle kendi gelişiminin duraksamasını istemeden devam etmesini ister. Bu ister işi için, ister kişisel yaşamı, isterse de sosyal yaşantısı için olsun sürekli olarak bozulmadan devam etmesini diler. Ki bu çok normaldir. Herkes işinin iyi gitmesini kendisini mutlu edecek kazançlar elde etmeyi, kişisel gelişiminin sürekli olarak ilerlemesini, kendisi için yeni hobi ve alışkanlıklarla kazanımlar elde etmeyi arzular. Sosyal yaşantısı içerisinde kurduğu mutluluğun ve yakınlık bağlarının bozulmaması ve dağılmaması en büyük arzularından biridir. Gelgelelim ki bu her zaman istenildiği gibi sonuçlanmayabilir. İşler bazen duraksar, kişisel anlamda tıkanır ve bocalar, sonunda sosyal çevresinde gördüğü anlaşılmazlıklar kırılma noktasına dayanabilir. İşte bu nokta da yaşadığımız ruh halini ele almak istiyorum.

İnsan kendi kendine bu gibi durumlar da zorlukların altından kalktığını ve güç kazandığına inanarak hayatına devam ettiğini düşünür. Fakat gerçekten de böyle midir? Örneğin işimiz için bir noktada tıkandığımızı düşünelim. Önce bocalarız. Daha sonra bu durumu düzeltmek için birkaç değişiklik ve yol kat ederiz. Bunu da yaptıktan sonra önce saatleri, beraberinde günleri ve haftaları, ayların geçip gitmesini bekleyerek rızkın önümüze düşmesini bekleyerek geçiririz. Bu şekilde beklemek gerçekten de bu zorluğu atlatmak mıdır? Bunun yanında kişisel gelişimine önem veren biri olarak önce saatlerce kitap okur sayfaları bir bir deviririz. Kitapları, yazıları, tüm aritmetiği ile yalayıp yutmuşuzdur. Ama bir an gelir, istediğimiz sonuç elde edilmezse işte o zaman sonuç elde edilinceye kadar sıkıntının derin inzivasına çekilmez miyiz? Hele bir de durumumuza katlanamayan umursamaz yakınlarımız yok mu? Sen çare için onlara yakınırsın, onlar senin paylaşıp kurtulmak istediğin dertlerinden ve sıkıntılarından yakınırlar. Sonunda bir başına üzülmüş ve kırılmış olarak bıkmışsındır ve içinde kalan tüm sinir ve öfke de cabasıdır. Öyle ki öfke kontrol edilemez. Seni kendi içinde arayışlara sürükler. İlk adımda kendini ispat etmek istersin ama elinde bir şey yoktur ve hiçbir şey gösteremezsin. İşte sıklıkla karşılaştığımız bu bıkkınlık ve öfke dünyası kendi kuyumuzu derin derin kazdığımız noktadır. Etkisi kısa sürebilir ama üzerimizde bıraktığı hasarın kayıplarını asla ölçmeyiz. Bu yüzden her şeyden habersiz olarak büyük bir karanlığa doğru ilerleriz.

Bu noktada hatırlamamız gerekenin geçmişteki acılar değil elde edilmiş kazanımların üzerimizdeki izleri üzerine ziyadesiyle şükretmek olmalıdır. Şöyle ki öfke dolu bir sarsıntı anını ele alalım, gözü dönmüşlük nedir? İnsanın o anki sinirle kendisinin herkesin üstünde olduğuna odaklandığı maksimum noktasıdır. Haklı dahi olsa karşısındakinin acınası hallerini görmeden tatmin olmayacağını düşünür. Çünkü hakları elinden alınmış, önüne engeller koyulmuş ve istediklerini o veya bu şekilde elde edememiştir. Bunların hepsi haklılığın en büyük gerekçesidir. Ama çözüm öfke ve sinirle herkese acı çektirerek mutlu olmak mıdır? Kesinlikle değil dostlarım.

Ziyadesiyle şükür, her türlü olumsuzluğun tüm kapılarını kapatır. Bizi daha da karanlığın bataklığına sokan ve bıkmadan ilmek ilmek işlediğimiz emeklerimizin unutulmasına vesile olan öfkeye karşı aydınlık bir kapı aralar. Biriktirdiğimiz tüm alın terini tek tek hatırlamamızı sağlar. Bu yüzden hayattan bıkıp usanarak kendi emeklerimizi unutarak karanlığa boğulmak en büyük emek hırsızlığı değil midir? Sinirli ve kötüye gittiğini düşündüğümüz anın sadece anlık olduğunu ve bunun her şeyi kötü etkilediğini asla unutmamalıyız. Bundan dolayı anlık olarak derin bir nefes alıp kötü gidişatın üzerimize set çekmesine izin vermemeliyiz. Örneğin bir nokta da çok detaylı araştırma yaparak geleceğimize yatırım yaptığımızı düşünelim. Bunu büyük bir gerginlik ve titizlikle yapmışızdır. Sonuçta kendimiz için hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamıştır. Ama istediğimiz sonuçlar elde edilmediğinde hemen boş vermişliğe sarılarak kafayı boşaltmaya çalışmak gerçek çare midir? Belki insanın dinlenmeye ihtiyacı olabilir ama tamamen kopmak kesinlikle çözüm değildir. Peki, şükür bu nokta da nasıl devreye girer ve bizi istediğimiz noktalara nasıl getirir? Bizi içinde bulunduğumuz durumdan nasıl kurtarabilir veya biz bu konuda ne yapmalıyız?

Bir parça beden ve vücudumuzdan arta kalıpla, benliğimizi tamamlayan akıl ve ruhu doyurmanın yolunu bulmalıyız. Aklımız işlevselliğin tüm detaylarını ilmek ilmek örmek istiyorsa onu istediğini araştırmaya yönlendirecek araçlar bulmalı ve ruhu doyuracak idrake ulaştırmasını umut ederek yaşamalıyız. Çaresizliği ne siz ne de ben buluyorum. İstemsiz bir şekilde kapıldığımız bu duygunun tesirlerinden kurtularak elde ettiklerimizin farkındalığını arttırmak için şükretmek gibi bir işlevi çalıştırmanın değerli olacağı kanaatindeyim.

Çünkü şükrün en büyük özelliğinin eldekilere olan teşekkürün karşılığından ziyade o anın farkındalığına ışık tutması olduğunu düşünüyorum. Nasıl mı? Şükretmek tek başına bir fiildir. Fakat bu fiilin oluşması için duygusal olarak arzunun tatminine ihtiyaç duyarız. Arzu ise tatmin olmak için anlık duyuların hareketlerine odaklanır. Yani şükür fiilinin ihtiyacı olan duyuları harekete geçiren sadece çevremizde elde ettiğimiz eşyalar, çiçekler, evler, arabalar vesaire değildir. Anlık olarak kendimizde belirlediğimiz bir tetikleyici ile her duyumla ayrı bir zevki yaşayabilir ve şükredebiliriz. Bu yazıyı yazmak için bocaladığım bütünlüğü sağlayamadığım zamanlar oldu. Çok şükür ki sıkıntılı anlarımda bunalsam da sıkılmaktan sıyrılarak yazmaya devam ettim. Ziyadesiyle bir şükür sayesinde takıldığım noktada okumalarım ve elde ettiğim birikimim aklıma geldi ve usanmaktan vazgeçtim. Sonuç olarak usanmak için hiç sebebim yokken niye buna kapı aramalıydım ki? Bu yazıyı yazarken kimlerin, kaç kişinin, ne kadar önem vereceğine odaklanarak kaleme almayı düşünseydim belki de hiç yazamayacaktım. Çok şükür okuduğum tüm verimler heybemi doldurdu ve sonunda yazım tamamlanmış oldu. Şükretmekten zevk aldığınız bir hayatı her an yaşamanız dileği ile...

SON NOT: Beynimizin tatmin olmasına bağlı olarak bu acıları nasıl kabullenebildiği hakkında şunu düşünüyorum: Bence bunun en büyük sebebi insanın yaşadıklarından bir şekilde kendisine haklılık payı çıkarmasından kaynaklanıyor. İnsanın tatmin olmayacağı bir şeye bile bile bu kadar bağlı kalmasının başka bir sebebi yoktur. İnsanın kendi benliğini tatmin edecek haklılıklara pay çıkararak bu acılara katlanması normaldir. Ama bu durumdan kurtulamadan tıkanması, işte bu nokta insanı uçuruma sürükler. Bu yazıyı kaleme alırken bu duygu sentezinden yola çıkarak, bu tatminin nasıl doğru yönlendirilebileceğini vurgulamaya çalıştım. Umarım bir nebze olsun başarılı olmuşumdur.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İhsanüddin Demirbaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Takvimi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Takvimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Takvimi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Takvimi değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Haber Takvimi, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (850) 304 05 95
Reklam bilgi

Anket Koronavirüs alışveriş alışkanlığınızı değiştirdi mi?