ÇOCUKLUĞUMUZ! EN GÜZEL ANILARIMIZ

Çocukluğumu özledim... Kim özlemedi ki?

Aslında tam olarak çocukluğumu değil. Çünkü çocukluk çok kapsamlı bir dönem. Herkesin çocukluğunda buruklukları ve kırgınlıkları vardır; bende olduğu gibi...

Ama yine de çocukluğun verdiği bazı hissiyatlar vardır kimsenin unutamadığı. İşte ben onları özledim hala da özlüyorum...

Mesela: Tırmandığımız ağaçlarda tutunacak dal bulamadığımızda, süt dişlerimiz düştüğünde belki de ısırdığımızda dilimizi, haklı haksız yediğimiz bütün terliklerde, saklambaç oynarken görünmediğimizi zannettiğimiz bütün dikenli çalılıkların arasında, hırsız polis oynarken düştüğümüzde taşlara takılıp ve vücudumuzdan kırmızı bir sıvı gelmeye başladığında; o sıvıyı ketçap zannedip, tadına bakmaya çalışmamızı özledim.

Henüz birbirine yabancı olan acı biber ve damağımızı ve onları tanıştırmamakta direnen bizlerin, söyleyeceğimiz bütün sözleri söylemeden önce defalarca düşünmemizi özledim.

Kalbimizin yalana uzak, saflığa en yakın olduğu bu dönemdeki ufak yaramazlıklarımızı ve devam ederlerse asla tanışmadığımız ama her çocuğun üst veya alt katında oturan ve annelerimizin çok sinirli olduklarını iddia ettikleri polis amcalardan korkmamızı özledim.

Kimsenin ağlamasına dayanamayan o minik kalbimizin, yemekler de arkamızdan ağlamasın diye, balon gibi şiş karnımızla bile kendimizi zorlayarak midemize indirdiğimiz bütün o son lokmalarımızı özledim.

Siyah giyen her adamı kötü zannettiğimiz o masumluğumuzla, annemize bize siyah kıyafet almaması için yalvarmalarımızı da özledim. Çünkü korkardık onlar gibi olmaktan, insanları üzmekten, kalplerini kırmaktan ve en çokta kırdığımız kalpleri geri yapıştıramamaktan. Kötü biri olmanın sadece giyilen bir kaç giysiden kaynaklandığını düşünecek kadar küçüktük, belki de masum...

Birde bütün faydalarından habersiz, dondurmamızı erittiği için; içten içe güneşe kızgınlığımızı özledim. Tek kızgınlığımız o olsun isterdim hayatımız boyunca.

Ama olmadı. Çünkü kızgınlıklarımızda, hayal kırıklarımızda, biz büyüdükçe bize ayak uydurma telaşına kapıldılar. Ve sonunda onlarda büyüdü bizimle beraber...

Mahallemize gelen pamuk şekerci abiyi de özledim.

Onu oracıkta bekletir bir koşu eve gider para alırdık. Şanslıysak paramızla pamuk şekeri takas yapabilirdik. Aksi halde büyük bir mahçuplukla arkadaşlarımızın bizimle paylaşmasını isterdik.

Pamuk şekerden kaynaklanan o mutluluğa ortak olmayı dilerdik her çocuk gibi. Ve yine pamuk şekeri yiyen her çocuk gibi kısa sürede olsa; kendimizi şanslı hissederdik, hiç hissetmediğimiz kadar...

Ufacık şeylerden boyumuzu da aşan mutluluklara ermek yalnız çocuklukta mümkünmüş, büyüyünce anlıyor insan. Şimdi bırakalım boyumuzu aşmasını, mutluluğun kırıntısına erişebilen şanslı sayılıyor. Pastamızda ki mum sayısı arttıkça mutluluğumuz azaldı. Masumluğumuz, saflığımız, hiçbirinden eser yok şimdi.

Büyüdükçe yeni kavramlar tanıdık, benimsedik ve onlara göre hareket etmeye başladık, yeri geldi bazen karşı çıktık. Oysa küçükken ne sistem vardı bizim renkli dünyamızda, ne siyasetler, ne de ay sonu dertleri...

Bizim siyasetimiz, portakalı soyupta başucuna koyana kadardı ve sonucunda kimse itiraz etmezdi, edemezdi. Çünkü haksızlık yapılmazdı, haksızlık ney bilinmezdi.

Neydi sahiden haksızlık?

Körebe oynarken çaktırmadan bandananın altından bakmak mıydı? Yoksa saklambaçta normalden hızlı saymak mıydı? Bunlar değilse eğer haksızlık denen şey dünya epey çirkinleşmiş demektir. Veya büyümüş...

Bizim siyasetimizde, anayasamızda akşam ezanıydı, anne babamızın koyduğu kurallardı ve tabiki komşumuz o polis amcaydı.

Gecikirsek, oynadığımız topla evlerin camlarını kırarsak veya oyunlarımıza komşu çocuklarını almazsak; mahkeme kurulmazdı belki ama akşam yemeğiyle birlikte güzel de bir azar yerdik. Şanslıysak ertesi gün yine çıkabilirdik dışarı, değilsekte camdan izleyip oyunlara katılmayı ezirgemezdik.

Çocukluğumuza birde aşkımız eklenirse, yüzümüz yediğimiz pamuk şekerlerden farksız kalırdı. Bir anda bütün harçlıklarımız hediyeye, en sevdiğimiz oyunda kutu kutu penseye dönüşürdü.

Neden mi kutu kutu pense?

Çünkü çocukluk aşkımızın elini tutabilmek için, kutu kutu pense bahanesinin arkasına saklanırdık; saklambaç misali...

Seyrek dişlerimizin ve küçük bedenimizin bizde sağladığı tatlılık sayesinde ve tabiki yaptığımız şirinliklerle de bütün büyüklerin bize ilgi duyması ve başımızı okşaması, alışıldık bir durum olurdu bizim için.

Ve bu alışılmışlık yüzünden çocukluk aşkımızın bizden nefret etmesi; kafamıza içinde taş saklı kartopları atılıyormuş hissini verirdi.

Hayal kırıklığına uğrardık. Bunların farkına varınca da ağaçtan düşmüşüz gibi, ip atlarken takılmışız gibi, yakar top oynarken vurulmuşuz gibi acırdı canımız. Ve belki de o masumluğumuzla yara bandı yapıştırmak isterdik kalbimize. Ama işe yaramazdı işte...

Sonra büyüdük...

Oyuncaklarımız rafa kaldırıldı, bazıları da başka çocuklara verildi.

Bizim çocukluğumuzu kaybettiğimiz gibi toplarımızda havasını kaybetmeye başladı.

Ve söndüler çocukken kurduğumuz bir çok hayal gibi...

Artık akşam ezanı eski önemini kaybetmişti bizim için ve portakalı da yalnız yemek için soyuyorduk. Ve en büyük hayal kırıklığımızı da pamuk şekerin pamuktan yapılmadığını öğrendiğimiz zaman yaşadık.

İnanmak istemedik. Kulağımızı kapattık. Kapatırsak duymayız, hiç öğrenmeyiz sandık. Hiçbir delil, çocuklukta kurulan düşleri yıkmaya yetemezdi çünkü; yetmemeliydi...

Ve artık en güzel anılarımız, çocukluğumuzdaki anılarımızdı. Hiç kaybolmasınlar, yıllar sonra bile ilk günkü gibi hissettirsinler istedik. Dondurmak istedik bu yüzden buzdolabında. Hep öyle taze kalsın masumluğumuz, saflığımız diye.

Ama öyle kalmadı tabi. Oyuncaklarımız azaldıkça, problemlerimiz ortaya çıkmaya başladı. Biz bir şeylerle oynamayınca hayat bizimle oynamaya başladı.

Siyah giymezsek hiç kötü olmayız sandık, sonra kötülüğün giydiklerimizle bir ilgisi olmadığını anladık.

Bir bandana takıp her şeyden kurtulabiliriz sandık ama hayatın bir körebe olmadığını yeni anladık.

En kötüsü de problemlerden saklanınca her şey çözülür sandık sonra hayat geldi ve ebeledi bizi...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Fatma Betül Öztürk - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Takvimi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Takvimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Takvimi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Takvimi değil haberi geçen ajanstır.

01

Okuyucu - En kötüsü de problemlerden saklanınca her şey çözülür sandık sonra hayat geldi ve ebeledi bizi...

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 30 Haziran 13:50


İstanbul Markaları

Haber Takvimi, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (850) 304 05 95
Reklam bilgi

Anket 1 Haziranda başlayan normalleşme, sizce doğru mu?